try another color:
try another fontsize: 60% 70% 80% 90%
Bilim Köşesi
Bilim ve Teknik
warning: call_user_func_array() expects parameter 1 to be a valid callback, function 'privatemsg_menu_access' not found or invalid function name in /home/beyan/domains/beyan.org/public_html/bilim/includes/menu.inc on line 454.

AHİLERİN TÜRKİYE SELÇUKLU DEVRİNDEKİ ROLLERİ

Türkiye Selçuklu devrinin çok az sayıda ve üstelik bir hayli yetersiz olan kaynaklarında, bugün “sivil toplum örgütü” olarak nitelendirebileceğimiz Ahîler ve bu örgütün faaliyetleri hakkında çeşitli vesilelerle söz edilmiştir. Bu kayıtlar, dikkatlice gözden geçirilirse, Ahîlerin hangi faaliyetlerde rol oynadıklarını ve rollerinin mahiyetini az da olsa bize gösterebilmektedir. Devrin kaynaklarının sağladığı bilgilere göre, bu sivil toplum örgütünün Türkiye Selçuklu devrinde oynamış oldukları rolleri burada şu başlıklar altında belirlemek ve değerlendirmek mümkündür:
- Siyasî ve askerî faaliyetlerdeki rolleri,
- Anadolu’ya göçebe olarak gelen Türk topluluklarının (Oğuz boyları/Türkmenler) yerleşik hayata geçmelerindeki rolleri,
- Meslekî ve dinî eğitimdeki rolleri,
- Geleneklerin, ahlakî ilkelerin, millî kültür değerlerinin korunması ve yaşatılmasındaki rolleri,
- Sosyal düzenin, iç barışın, huzurun korunması ve devamındaki rolleri.
1-) Siyasî ve Askerî Faaliyetlerdeki Rolleri

İLK ARABA VAPURU BİR TÜRK’ÜN BULUŞU

Şirketi Hayriye (1851) kurulmuştur, ama bir türlü iyi idare edilemez. Ta ki Hüseyin Haki Efendi şirketin müdürlüğüne getirilinceye kadar. Dürüst, akıllı ve çalışkan biri olan Hüseyin Haki Efendi şirketin sorunlarını tespit eder. Suiistimalleri engeller. İşler yolundadır. Sadece Köprü (Galata Köprüsü) ile Üsküdar iskeleleri vardır. Boğazda iskelesi olmayan köylere iskeleler kurulur, binaları yapılır, iskelelerde kışın soba yakılır, vapur saatleri çizelgesi asılır, yanına bir de saat. Aksaklıkları önlemek için sayfaları numaralı şikayet defterleri konur.

Boğaz Trafiği Şirket-i Hayriye vapuru. Sağda bir sefaret yatı.
İşler yolundadır kayıkçıların mızmızlanması dışında.
Boğazda eskiden beri iki yaka arasında askeri araç malzeme, ağır ve büyük yük, hayvan taşımak akıntı rüzgar vs nedenlerden ötürü oldukça zor bir işti.

O yıllarda Londra’da Thames Nehrinde iki yakaya çekilmiş zincirlerin yardımı ile sal benzeri tekneler kullanılıyordu.

TÜRK SANAT ŞAHASERİ: EŞREFOĞLU CAMİİ

Eşrefoğlu Camii, Anadolu’daki ahşap direkli camilerin en büyüğü ve orijinalidir. Konya’nın Beyşehir ilçesinin kuzeyinde, İçerişehir Mahallesi’nde yer alır. 1296-1299 yılları arasında yapılmıştır.
Orta Asya’da Semerkant, Buhara gibi eski Türkistan şehirlerinde yer alan ağaç direkli camilerin ülkemizdeki bir örneği olan Eşrefoğlu Camii, çok sayıda ahşap sütun üzerinde yükselir. Yüzyıllar boyu kış aylarında camiinin damındaki kar, çatının ortasındaki boşluktan ortadaki havuza atılmış ve ortamı nemlendirerek yakılan sobalardan ötürü ahşap sütunların çatlayıp kurumasını engellemiştir. 1965 yılında karlığın üstü camla kapatılmış ve işlevini yitirmiştir.

Kâşgarlı Mahmud Kimdir?

Bulunuşuyla birlikte Türk dili tarihinin yeniden yazılmasını sağlayan ve Türkçenin karanlıktaki pek çok konusunu aydınlatan Divanü Lugati’t-Türk’ü bizlere kazandıran, Türklük biliminin (Türkoloji) kurucusu, Türk sözlükçülüğünün atası Kâşgarlı Mahmud’un hayatı hakkında ne yazık ki ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır.

Tarihsel kaynaklarda hakkında bilgiye rastlanmayan, eserinde de kendisi hakkında pek fazla bilgi vermeyen Kâşgarlı Mahmud’un soylu bir aileden geldiği ve çok iyi yetiştirilmiş bir şehzade olduğu Divanü Lugati’t-Türk’te âdeta bilgi kırıntısı niteliğindeki kayıtlardan anlaşılmaktadır. Türklerin en güzel konuşanı, en açık anlatanı, en iyi eğitim göreni, soyca en köklüsü, en başarılı kargı atanı olmakla övünen Kâşgarlı Mahmud, Türk topluluklarının yaşadığı bütün şehirleri ve bölgeleri dolaştığını yazmaktadır.

TÜRKLÜĞÜN GENETİK BULGULARI

Kültürel dağılımı dil, din ve mimari eserlere dayandırıp açıklayınca karşımıza hep “Hangi tarihte, ne zaman?” sorusu çıkmaktadır. Bu tür sorulara kesin yanıt bulmak için daha somut kanıtlar göstermek gerekmektedir. Son yıllarda oldukça başarılı sonuçlar elde etmiş bir bilim dalı olan genetik, Y kromozomunun izlerini sürerek insanlığın dünyaya ilk yayılma haritasını çıkartmıştır.
Altta görülen haritada insanlık yaklaşık 170,000 yıl önce Afrika’dan yola çıkmış ve günümüzden yaklaşık 45,000 yıl önce dünyanın dört-bir yanına yayılmıştır. Bu ilk yayılmanın merkezi, görüldüğü gibi orta Asya bölgesidir. (Kaynak: Science dergisi, 24 Ekim 2003, Cilt 302, sayfa 555)

ASYA DAĞILIMININ İZLERİ

Afrika kökenli insanlar Orta-Asya’ya ulaştıklarında o bölgeyi kendilerine yerleşim bölgesi olarak seçmişlerdir. Orada dil, din ve mimari kültürünü geliştirdikten sonra, iklim şartlarının değişmesi sonucu, yeniden göçe zorlanmışlardır. Bu büyük dağılımın izlerine çok az sayıda kalmış olan insan guruplarında hâla rastlamak mümkündür.

Bu guruplardan bir tanesi kuzey Japonya adalarında yaşamlarını sürdürmeye çalışan Ainu halkı, diğeri Avustralya’nın orta bölgelerinde az sayıda kalmış olan Aborijin adıyla anılan yerli halk. Üstteki resimde bu iki halktan birer örnek kişi görülüyor. Aralarındaki uzak mesafeye rağmen yüz hatlarındaki benzerlik çarpıcıdır. (Soldaki resmin kaynağı: AİNU Spirit of the North People, University of Washington Press, 1999, ABD. Sağdaki resmin kaynağı: National Geographic, Şubat 1988, Cilt 173, sayı 2, sayfa 266)

20,000 BİN YILLIK İKLİM DEĞİŞİMİ

Orta Asya’nın yerbilimsel yapısı hakkında birçok yoğun çalışma yapılmıştır. Philip L.Kohl (Kaynak: ORTA ASYA , P. L. Kohl; ISBN: 2-86538-071-8) kitabının 26cı sayfasında şöyle diyor:

“Orta Asya yer betimindeki (topography) değişimlere çarpıcı bir örnek, Orta Asya çöllerinde /Takır/ oluşumlarıdır. Takırlar, doğal aşınmalarda yıkanmış alüvyonun (lığ) toplanması ile oluşan ve genel olarak sadece yosun ve liken içeren alkalin (bazik) toprak oluşumlardır. Fiziksel olarak, kalsiyum karbonat tabakalarının yüzey katmanlarında ayaklı (stilt) asıltılarla hızlıca kuruyarak birleşmesinden oluşan düzgün, yalın, ince ve parke biçimli veya çatlak yapıda şekiller oluştururlar. Bunlar, Orta Asya’da geniş susuz araziler üzerine yayılmışlardır. Bu da su yollarındaki bir kayma veya geri çekilmenin güçlü bir kanıtıdır.”

ORHUN ABİDELERİ, YOK OLUYOR!!!

Türklerin ilk yazılı eserleri olarak da değerlendirilen Orhun Abideleri yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Hem de iddiaya göre, Türk uzmanların (!) yaptığı yanlışlar nedeniyle.
Moğolistan sınırları içinde kalan, başkentleri olan Ötüken yakınlarında Göktürk Kağan ve prensleri tarafından dikilen ve Göktürk Yazıtları diye de anılan Orhun Abidelerinin Türkiye’den uzmanların bazılarının yaptıkları yanlışlıklar ve koruma adı altında yapılan yer değişikliği sonucunda parçalanmaya başlandığı ileri sürülüyor.

Bilinen en eski Türk yazısının ve bilhassa Türk dil ve edebiyatının çok önemli belgesi olan Orhun Abideleri, Göktürk Devleti’nin bıraktığı en önemli eserlerdir. Abideler Orhun Irmağı’nın eski yatağı yakınlarında Koço-Çaydam adlı göl civarında dikilmiş ve bir kilometrekarelik bir alana yayılmışlardır.

Görev bilgisayarını Türkler geliştirdi

T-129 ilk taklayı attı

TÜRK Silahlı Kuvvetleri’nin acil ihtiyacı için İtalyan AgustaWestand ile ortaklaşa geliştirilen T-129 Atak helikopter prototipi ilk sınavını dün verdi. Milano yakınlarındaki Vergiate tesislerinde yeni motoru ile havalanan helikopter Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Savunma Sanayi Müsteşarı Murad Bayar, TAİ Genel Müdürü Muharrem Dörtkaşlı’nın önünde yeteneklerini sergiledi. Yaklaşık 10 dakika havada kalan helikopter attığı taklalar ve dönüşlerle ilgi çekti.
Yeni motor, yeni helikopter

GÖKMEDRESE’NİN SIRRI

Kızılırmak Deltası’nın yumuşak toprağı üzerinde yükselen Gökmedrese onarılıyor. Görkemli Selçuklu yapısındaki çalışmaya temelden başlayan ekip, 736 yıllık bir sırla karşılaştı: Ardıç ağacından kazıklar

Bataklık toprağının üstünde bunca yıl boyunca ayakta kalan medresedeki ardıç kazıkların bir kısmının, medreseden de eski, 900-930 yıllık olduğu belirlendi.

Onarım çalışmalarını yürüten firmanın yetkilisi inşaat yüksek mühendisi, Coşkun Kahraman, Gökmedrese’nin temelinde günümüzden 736 yıl önce yapılan teknik çalışmaları görünce, “Ecdadımızla gurur duydum” dedi.
Selçuklu Veziri Sahip Ata Fahreddin, yedi asır sonra doğacak torunlarının 17 Ağustos depreminde un kurabiyesi gibi dağılan binalarda oturacağından habersiz, Sivas’a kalıcı bir eser bırakmak için Konyalı mimar Kaluyan’a başvurdu. Kaluyan, mavi çinileriyle göz kamaştıran Gökmedrese’yi 1271 yılında bitirdi.

Türk Korsan Gemileri’nin,Akdeniz ve Atlantik’teki Faaliyetleri

Akdeniz’de uzun yıllar devam eden korsanlık savaş kurallarına uygun sayılan bir metot olarak 19. yüzyıl’ın ortalarına kadar devam etti. Ele geçirilen korsan gemisinin kaptan ve tayfasına savaş esiri gibi davranılırdı.

Osmanlı korsanları bağımsız Avrupalı korsanlar gibi birer haydut değil, resmî hüviyetli deniz gazileriydi. Barış anlaşması olmayan devletlerin gemilerini açık denizlere bırakmaz, ele geçirir veya korkuturlardı. Osmanlı’da korsanlık, aslında karada “ribat” denen kara-sınır boylarında öncü kuvvet göreviyle cihat eden akıncıların denizlerdeki karşılığıdır.

Karada ve denizdeki bu akıncılar, İslam Hukuku prensipleri ile İslam’ın cihat ve gazâ anlayışı benimseyerek hareket eden mücâhitlerdir. İslam hukukuna göre harbîlerden savaş esnasında gaziler tarafından kahren alınan mallara ganimet adı verilir ve bu malların beşte biri fakir, yetim ve yolda kalmış yolculara verilmek üzere Beytülmâle ayrılır, kalan beşte dördü ise gaziler arasında pay edilirdi.

İLK TÜRK OTOMOBİLİ “ATİLLA” PİYASADA

Kazakistan Büyük Hun İmparatorluğunun efsane lideri Atilla’nın adına özel bir otomobil yapıp piyasaya verdi.
Tamamen Türk ruhu ile hazırlandığı belirtilen ‘Atilla’ adlı otomobil, büyük imparator Atilla’nın ölümünün 1.550′nci yılına denk getirildi. Tamamen Kazak sanayinin gerçekleştirdiği Atilla, Kazakiztan’ın ilk otomobili olarak ta tarihe geçti.
1993 yılında ilk kez kendi otomobillerini yapmaya karar veren Kazaklar, 2003 yılına kadar tam 10 yıl bu projenin alt yapısını hazırladı. 2003 yılında Türk ruhuna uygun olarak tasarlanan Atilla, bu yıl tamamlandı.
İlk etapta Kazakistan’da piyasa verilecek olan Atilla, daha sonra ihraç edilecek.

ATİLLA KİMDİR?

MİMAR SİNAN

“Ser Mimârân-ı Cihan / Mühendisân-ı Devran”
“Dünya mimarlarının reisi / dönem mühendislerinin başı”
Mimar Sinan, Koca Sinan diye de anılan, Kanuni Sultan Süleyman dahil üç büyük Osmanlı padişahı döneminde yaşamış, dünyanın en büyük mimar ve yapı sanatçılarından. Mimar Sinan, 1490’da, Kayseri’nin Ağırnas köyünde dünyaya geldi. Sinan, 92 camii, 52 mescit, 57 medrese, 7 darül-kurra, 22 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa (hastane), 5 su yolu, 8 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 de hamam olmak üzere 375 eser vermiştir. Başyapıtı, “ustalık eserim” dediği Selimiye Camisi’dir.
Sinan “Çıraklığımı İstanbul’daki Şehzade Camii’nde yaptım. Kalfalığımı da Süleymaniye Camii’nde tamamladım. Fakat bütün gücümü bu Sultan Selim Han camiinde sarf edip ustalığımı ayân ve beyân ettim.” demiştir.
MİMAR SİNAN’IN HAYATI

Türk sanatının, Avrupa’ya etkisi var mıdır?

Türkler, diğer Müslüman topluluklar gibi tarihin her döneminde dünya uygarlığına, müze ve sanat galerilerine tarihsel kökenlerinin derinliklerini ve yayılmış oldukları geniş coğrafyayı yansıtan son derece değerli sanat yapıtlarını sunmuş bir millettir. Güzel sanatlar alanında Türk-İslâm kültürünü dünyanın diğer büyük kültürlerinden ayıran en önemli özellik, binlerce yıl boyunca Orta Asya’dan Orta Avrupa’ya uzanan geniş bir bölgede pek çok kültür ve uygarlığın etkisi altında kalması ve karşılığında birçok başka kültür ve sanatı doğrudan etkileyen özgün yapıtlar meydana getirmiş olmasıdır.

Türkler ilk ortaya çıktıkları Altay ve Orhon bölgelerinden(üç büyük kültür bölgesinin göbeğinden-Çin,Hint ve Eurasia) bütün dünyaya yayılmışlardır. Doğuda Çin’e girmişler, güneyde Hint’i boyunduruk altına almışlar ve en son Batı Avrupa’nın kapılarına, Viyana önlerine kadar dayanmışlardır.

ll. Abdülhamid’in, Boğaz Köprüsü projesi

Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanında, İstanbul Boğazı’nın, Sarayburnu-Üsküdar ve Rumeli Hisarı-Kandilli arasında olmak üzere iki köprü ile bağlanması projesi yapılmıştı. Fransız inşaat mühendisi F. Arnodin’e 1900 yılında çizdirilen projede köprülerin, Eyfel Kulesi’nin yapıldığı çelik teknolojisiyle yapılması hedefleniyordu.
Sarayburnu-Üsküdar arasındaki aktarma köprünün iki kara tarafından ayakları arasındaki mesâfe 1700 metre idi. Projede beş ayak üzerine kurulması planlanan köprünün orta ayağının 32 metre derinlikteki deniz tabanına oturtulması planlanmıştı. Denizden yüksekliği 50 metre olan köprünün altından asılacak teleferiklerle vagonların taşınması hedefleniyordu. Rumeli Hisarı-Kandilli arasında yapılması planlanan köprü ise ilgili vesîkasında Cisr-i Hamîdî (Hamîdiye Köprüsü) olarak isimlendirilmiş sâbit bir köprüydü. Projede istasyonların Bakırköy ve Bostancı’ya kurulması, böylece demiryolunun şehrin dışından geçmesi planlanıyordu.

Osmanlı-ABD arasında silah ticareti

Sultan Abdülaziz devrinde, Osmanlı-ABD arasında silah ticareti

Osmanlı Devleti, 1870′li yıllarda Avrupa ve Amerika’da gelişen silah teknolojisini yakından takip etmekteydi. O dönemde devletin başında bulunan Sultan Abdüllaziz, Avrupalı devletlere karşı dengeleri korumaya yönelik barışçıl bir politika izlemişti ve iç isyanlar sayılmazsa tam bir barış devri yaşanıyordu. Bunun bir sonucu olarak da Sultan Abdüllaziz, özellikle askeri modernizasyon olmak üzere ıslahatlara daha zaman ayırma imkanı bulmuştu. Bu noktada atılan önemli adımlarından biri de Avrupa ordularının kullandığı gelişmiş silahlara sahip olmak için Amerika’dan yapılan silah ithalatıdır.

TÜRKLER ATI NE ZAMAN EVCİLLEŞTİRDİ?

Türklerin atla yoldaşlığı tam 5 bin 500 yıl önce başlamış. Bilimadamlarına göre medeniyet tarihinde insanın ayak izi kadar nal izlerinin de önemi büyük
18′nci yüzyıl tarihçisi John Moore, “Yaban hayatından medeniyete sıçrama yapan bütün insan ayak izlerinin yanında bir de nal izleri var” diye yazıyor.

Çeşitli ülkelerden bilim adamlarından oluşan bir grubun yaptığı araştırma ise, insan ve atın medeniyet yolundaki bu yoldaşlığının bugüne kadar bilinenden 1000 yıl daha eski olduğunu, yani günümüzden en az 5 bin 500 yıl öncesine uzandığını ortaya çıkardı.

“Amerikan Bilimsel Gelişme Birliği (AAAS)” tarafından yayınlanan haftalık Science dergisinde yer verilen araştırma, atı ilk kez evcilleştiren Türklerin, bunu yaklaşık 5 bin 500 yıl önce gerçekleştirdiğini belirledi.

DİVAN-I LÜGATİ’T TÜRK DİZİNİ

Cömertlikte eli açik, ihsanda merhametli Allah’a hamd olsun. O ki, en sagliklilarin hasta, hitabeti en kuvvetlilerin konusmaktan aciz olduklari bir devirde, haram ile mubahi açikça belirten ayrintili bir Izahla, Vahiyle birlikte Cebrail’i Allah Yolunun yolcusu olan, Mürsidi ve Kandili yücelten Muhammed’e (Allah’in salat ve selami onun, ailesinin ve serefli neslinin üzerine olsun) gönderdi. Imdi, kul Mahmûd ibn el-Hüseyin ibn Muhammed [el-Kâsgarî] der ki:

AKINCI OCAĞININ SÖNMESİ (KÖPRÜ FACİASI)

XVI. asır sonlarında Türklerin “Eflak” dedikleri Güney Romanya’nın Voyvodası Mihai, devlete isyan etti. Sadrazam Sinan paşa 100.000 kişilik bir orduyla Romanya’ya girdi. Türk ordusu karşısında ezilmek istemeyen Mihai Türkler ilerledikçe geri çekiliyordu. Sinan Paşa Romen isyanını bastırdığını sanarak geri dönmeye başladı. Bu sırada Satırcı Mehmed Paşa’yı sadece 2.000 askerle Bükreş’te bırakmıştı.

TÜRK AHŞAP MİMARLIĞININ ŞAHASERİ, GÖCELİ (MEZARLIK) CAMİİ


BU CAMİDE ÇİVİ YOK!
Tam 800 yıllık bir geçmişi var. İşte Türk Ahşap mimarlığının şaheseri, Dünya Kültür Mirası camii…
Samsun Çarşamba’da bulunan Göceli diğer bir adıyla Mezarlık Camii sekiz asrı aşkın süredir ayakta. Selçuklular döneminde inşa edildiği tahmin edilen, sırf ahşaptan yapılmış bu camii yüzyıllar boyunca çürümedi ve hâlâ ibadete açık.
Nasıl oluyor da bu kadar uzun süre, yıpranmadan ayakta kalabiliyor? Bunun nedenini Tüm Mühendisler ve Mimarlar Birliği Platformu Genel Başkanı Mimar Remzi Kozal şöyle açıklıyor: “Ahşabın uzun süre dayanabilmesi için kestane ağaçlarının kesim zamanı, kurutulması ve işlenmesi çok önemli. Bu bina, dönemi itibari ile bir mimari şaheser olmasının yanı sıra, kültür ve turizm açısından da bir Dünya Kültür Mirası olarak önem taşıyor.”

Dünyayı şaşırtan Osmanlı robotu

Sultan 2. Abdülhamid’in Japonya’ya 1889 yılında robot hediye ettiği ortaya çıktı.

İnsan şeklinde tasarlanan ve ismi ‘Alamet’ olan robotun özelliği ise sema edip yarım metre yürüyebilmesi ve her saat başı ezan okuyabilmesi…

Osmanlı’nın son dönemine damgasını vuran Sultan 2. Abdülhamid Han’ın, günümüzde teknolojiye öncülük eden Japonya’ya 1889′da robot hediye ettiği anlaşıldı. İnsan şeklinde tasarlanan ve ismi ‘Alamet’ olan robotun özelliğinde ise yok yok. Araştırmacı-Yazar Oktan Keleş’in arşivinde yer alan Alamet’in orijinal fotoğrafları Yıldız Sarayı yangınında zarar görmüş. Ancak fotoğrafın kalan parçaları bile 120 yıl sonra ilk kez gündeme gelen bu ilginç olayı anlatmaya yetecek cinsten.

GONG YERİNE EZAN SESİ

Türklerden manyetik soğutucu malzeme

Ankara Üniversitesi Manyetik Malzemeler Araştırma Grubu’nun geliştirdiği manyetik soğutucu malzemenin yalnızca Türkiye için değil, dünya için de çığır açıcı bir buluş olduğu bildirildi.

Üniversitelerin işi kılık kıyafet değil, bilim'dir

Iğdır Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İbrahim Hakkı Yılmaz, bireyin bilimsel faaliyette bulunması, kendini geliştirmesi ve üretmesinin önemine değinerek, yaşam biçimi, kılık kıyafeti ve etnik kökeninin bir başkasını ilgilendirmediğini söyledi.

Rektör Prof. Dr. İbrahim Hakkı Yılmaz, bir açıklama yaparak YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan'ın üniversitelerde kılık kıyafet özgürlüğüne yönelik uygulamalarına destek verdi. Rektör Prof. Dr. Yılmaz, bireyin yaşam biçimi, kılık kıyafeti ve etnik kökeninin bir başkasını ilgilendirmemesi gerektiğinin altını çizerek, "Öğrenci olsun öğretim elemanı olsun önemli olan bireyin bilimsel faaliyette bulunması, kendini geliştirmesi ve üretmesidir.

Rus bilim adamları kutuplara keşfe çıkıyor

Rus bilim adamları, özel yapılmış yüzen araçlarla kutuplara keşfe hazırlanıyor. Bilim adamları, Rus yapımı yeni novigasyon sistemi GLONASS'ı kullanarak kuzey kutbu noktasına ulaşmaya çalışacak. Moskova, dünyanın petrol ve doğalgaz rezervlerinin yüzde 20'sinin bulunduğu kutup bölgesini kendi topraklarının devamı olduğunu savunuyor.

Bilim adamlarının 17 Şubat'ta başlayacak bu seyahatlerine Kutup Halkası (Polyarnoe Koltso) adı verildi. Rusya'nın kuzey topraklarında başlayacak yolculuk, 20 Haziran'da Kanada'nın Resolute Bay'ine kadar devam edecek.

Bursa'ya bilim ve teknoloji merkezi kuruluyor

Bursa'da, Bilim ve Teknoloji Merkezi kuruluyor. Büyükşehir Belediyesi tarafından 10 bin metrekarelik alanda inşa edilecek merkezde 170 farklı ünitede eğitim verilecek.

Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Merinos AKKM Hüdavendigar Salonu'nda düzenlenen basın toplantısında kentte kurulacak Bilim ve Teknoloji Merkezi'ni kamuoyuna tanıttı. Bilim ve Teknoloji Merkezi ile ilgili çalışmaların bu yılın ilk aylarında başladığını hatırlatan Altepe, Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. ve Etüd Projeler Daire Başkanlığı ekipleri ile Uludağ Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yusuf Ulcay'ın da katılımlarıyla, dünyadaki benzer yapıların incelendiğini kaydetti. Altepe, Bilim ve Teknoloji Merkezi'nin çocukların, gençlerin ve toplumun ilgisini bilme ve teknolojiye çekerek bu alanda fark oluşturma amacıyla hayata geçirildiğini söyledi.

Bilim adamlarına göre ilk yerleşim yeri Şanlıurfa


Şanlıurfa'nın, dünyanın ilk yerleşim yeri olarak kabul edildiği, bir çok medeniyete ev sahipliği yaptığı belirtildi. Hz. Adem ile Hz. Havva'nın ilk ayak bastığı yerlerin de Şanlıurfa olduğu ileri sürüldü.

Şanlıurfa Valiliği ile Gazi Üniversitesi Türk El Sanatları Araştırma ve Uygulama Merkezi tarafından Uluslararası Türk ve Dünya Kültüründe Şanlıurfa Sempozyumu başladı.

Belediye Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen sempozyuma Şanlıurfa Valisi Vekili Bahri Tiryaki, Belediye Başkan Vekili Fevzi Yücetepe, Gazi Üniversitesi Türk El Sanatları Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Doç. Dr. Feriha Akpınarlı, Gazi Üniversitesi Rektör Danışmanı Prof. Dr. Orhan Aslan ile yurt dışından konunun uzmanı bilim adamları ve kamu kurum ve kuruluşlarının müdürleri katıldı.

Bilim'in putlaştırılması

Şimdi geriye gün be gün kendisine tapınmanın yaygınlık kazandığı bir put olan bilim putu hakkında da bir şeyler söylemek kaldı. Şüphesiz bir bütün olarak bilimin çok üstün boyutları vardır.

Bilim, insana çok konuda yardımcı olmuş, insanın dünyasında önüne çıkan pek çok engeli alaşağı etmiştir. Ne var ki bilim, bir engeli alaşağı ederken birçok engeli de ortaya çıkarmıştır. Bununla birlikte insanlar, bilime kör bir inançla bağlıdırlar ve ona hiç ara vermeden kulluk ederler. Bilimin ortaya koyduğu her şey onların nazarında gerçektir ve reddettiği her şey de onların nazarında sahtedir.

Peki, bilimin, insanların kendisine körü körüne tapınmalarını mümkün kılan bu masumiyeti nereden geliyor? Bunun cevabına gelince; bilim, sonuçlara giderken duyu deneyi metodunu takip eder. Aynı şartlar altında aynı tepkiler gerçekleşir ve bu tepkilerden aynı sonuçlar çıkarsa, bilim bu sonuçlardan bir yasa çıkarır ve ihtiyaç durumunda her gözü olanın gözü önünde bu yasayı kullanma imkânını elde eder.

TÜBİTAK Bilim Kurulu'nun görev ve yetkileri belirlendi

TÜBİTAK Bilim Kurulu'nun Çalışma Usul ve Esaslarına İlişkin Yönetmeliğe yapılan eklemeyle Bilim Kurulu'nun görev ve yetkileri belirlendi.

Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yayımlanan yönetmelik değişikliğine göre Bilim Kurulu, hükümetin, Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu'nun ve kalkınma planlarının belirleyeceği hedef, ilke ve politikalar doğrultusunda, TÜBİTAK'ın çalışma ilke, program ve politikalarıyla öncelikli alanları belirleyecek.

Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu toplandı

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Türk bilim insanlarına ve mühendislerine olan güveni ve TÜBİTAK enstitüleri, üniversiteler ve özel sektörün gayretleri sonunda, 'bunlar bizim ülkemizde yapılamaz' söylemi, yerini kritik teknolojilerin milli olarak üretilmesi kararlılığına bırakmıştır'' dedi.

Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu, ODTÜ'de Başbakan Erdoğan başkanlığında toplandı. Toplantının açılışında konuşan Başbakan Erdoğan, savunma ve uzay araştırmalarının bizzat kendi himayesinde olduğunu ifade etti.

Bu iki alanın, ''geleceği çizen, stratejik öneme sahip alanlar olduğunu vurgulayan Başbakan Erdoğan, ''Bu alanları devletimizin bekasının, milletimizin güvenliğinin olmazsa olmazları olarak görüyoruz'' dedi.

Erdoğan, şöyle konuştu:

Son yorumlar

İçeriği paylaş